forum.intikal_turkey
Moderatör aLımLarı BaşLamıştır ArkadaşLar
duyruLar Kısmına Başvu YapıLacaktır...

intikal_turkey

SaygıLarımLa...

forum.intikal_turkey

forum
 
AnasayfaSSSKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Acı Ceviz/Murat Soyak

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
irem

avatar

Aktiflik :
10 / 99910 / 999

Mesaj Sayısı : 136
Kayıt tarihi : 13/06/10

MesajKonu: Acı Ceviz/Murat Soyak   C.tesi Haz. 19, 2010 1:58 am

Güz günleri. Yine göç vakti. Yerlerde sarı sarı yapraklar. Ağaçların eski neşesi kalmamış. “Hey gidi günler heyy! Nerede baharım yazım, nerede yakınlarım? Şimdi şu evde tek başıma, kimsesiz. Sesime ses veren yok. Ölsem kim duyar?”


Dışarıya çıktı ne yapacağını bilmez hâlde kapının önünde gezindi durdu. Duvar dibindeki toprağı ayağıyla basıp iyice sağlamlaştırdı. Duvarın taşlarını yokladı. Taşlar yerinden oynar gibiydi. Etrafına bakınmadan tekrar içeriye girdi. Aynada yüzüne baktı bir süre. Alnında derin çizgiler. Ak sakalı uzar olmuş. Parmağını kaşının üzerinde gezdirdi. “Yaşlandık artık yaşlandık...” diye söylendi. Sandalyesini alıp pencereye yakın oturdu. Yaşadığı güzel günleri hatırladı. Hanımı, çocukları, komşuları bir bir gözünün önünde canlanıverdi. Yayla günleri, yaz akşamları, harman günleri, hele düğünler...
Yüzünde acı bir gülümse belirdi. Gözleri yaşardı birden. Bir damla yaş göz çukurundan çenesine doğru süzüldü. O arada bir serçe kondu karşıdaki duvara. Serçeyi görünce, toparladı kendisini, düşünceden sıyrıldı. “Sızlanmayı bırakmalı gayrı, bugün ceviz çırpılacak; şimdi iş zamanı...” Hemen ocağın başına gidip akşamdan kalan çorbayı ısıtmaya durdu. Sofrayı serdi. Bir yufka, bir çorba. Arada bir ses duyar gibi oldu. Kapıya vuruluyordu. “Sabah sabah kimdir acaba?” dedi. Kapıyı yavaşça açtı.
“Dede, bugün ceviz çırpmaya gelemeyeceğim”.
“Niye yavrum, ne oldu, hani bana yardım edecektin?”
“Babam koyun gütmeye gideceksin dedi. Kendisi şehre inecek bugün.”
“Desene yine iş başa düştü. Neyse yavrum, gidebilirsin.”
İçeriye geçip sofraya tekrar oturdu. Düşünceli bir hâli vardı.
“Tırnağın varsa başını kaşı... Kimsenin faydası yok.” diye söylendi.
İki göz ev, duvarlarda is lekesi, teneke soba, pencere yanında askerlik dönüşünde getirdiği radyo, hemen yanında seccade, duvarda yıllar önce hanımıyla birlikte çektirdiği uçları sararmış fotoğraf, bir köşede yığılı yatak yorgan, yerde serili halının rengi solar olmuş, gömme dolap mavi boyalı. “Nasıl çıkacağım o yüksek ceviz ağacına, nasıl çırpılacak cevizler?” Çorbasını bitirdi. Hemen sofrayı toplayıp yandaki odaya geçti. Hazırlığını yaptıktan sonra dışarıya çıktı. Ara sokaklardan yürüdü, yürüdü... Bahçe yoluna ulaştı. Vadi boyunca uzanıyor bahçeler, bahçelerde elma, armut, ceviz ağaçları, dizi dizi kavaklar; yerde yeşilden sarıya yaprak yığınları. Hafiften bir yel esiyor. Elinde uzun çubuk, bir elinde iç içe geçmiş çuvallar... “Ceviz de olmasa eğer, harçlığım olmayacak. Zor günümde, elimin altında bir umut cevizlerim. Hasta olsam, ilâç param olur cevizler.” Kuşlar göç göç gider olmuş. Kışa hazırlanıyor yeryüzü, kışa hazırlanıyor insanlar... Bir koşturmaca almış yürümüş. Şimdi kimi pekmez kaynatır, kimi elma toplar, kimi bağ bozar, kimi salça hazırlar, kimi damda serili tarhanaları bekler, kimi evine odun taşır... “Kör boğaz, ekmek ister. Doydum demez, yeter demez şu kör boğaz. Hayat böyle işte... Koştur koştur sonra yaşlan, yorul... Kimse kalmasın yanında, elinden tutan olmasın öyle mi? Allah yardımcım olsun. “Toprak yoldan sapıp ince uzun yola yöneldi. Elindeki uzun çubuk, yürürken bahçe sınırındaki çalılara takılıyordu. Alnında biriken terleri sildi,sakalını sıvazladı. “Ali Ağa niye küser bana, ben ne yaptım Ali’ye? Ne suçum var bilmem!... Akşamleyin kahvede yan masaya oturdu, dönüp de “Nasılsın” diyemedi. Dost kara günde belli oluyor. El ayak çekilir oldu kapımdan”.
Bahçe duvarları yer yer yıkılmış. Duvarları aşan çalılar, ağaç dalları, yosun bağlamış taşlar... Köy yetmez oldu yeni yetmelere, gençlere... Gençler şimdi İstanbul’da, İzmir’de, Ankara’da... Bahçelere kim bakar? Bağlar, bahçeler bakımsızlıktan solar olmuş, bazı yerde ağaçlar kurur olmuş. Hani derler ya “Bakarsan bağ olur, bakmaszan dağ olur.” Hakikaten, bu gidişle dağa benzeyecek şu güzelim bahçeler. Köyü terk edenler, bir gün geriye dönerler mi acaba? Bir ses duydu yolun üst yanından. Eşek sırtında, ağır aksak gelen biri var. Uzaktan seçemedi gözleri. Yaklaşınca tanıdı. “Mahmut geliyor, Kösenin Mahmut bu.” Altmış yaşlarında, ağarmış sakalı, yüzü kırış kırış, başında sekiz köşe kasketi...
“Selâmün aleyküm Emin.”
“Aleyküm selâm.”
“Emin, cevizi çırpmadın mı daha?”
“Sorma Mahmut, sorma bizim işleri... Bilin ya yine de sorarsın değil mi?”
“Bilirim kardaşım, ne yapacağın işte yaşlılık... Hadi Allah kolaylık versin!”
“Sağol Mahmut, sağol!...”
“Bu yolu kaç kez yürüdüm kim bilir...”
Kendisiyle konuşur hâlde ağır ağır yürüyordu. “Akşam olup da karanlık çökünce, kimse kimseyi görmez oluyor, duymaz oluyor.İnsanın üstüne bir ağırlık çöküyor. Sanki dört duvar, zindan duvarı gibi insanın üstüne üstüne geliyor. Bir cana hasret, sese, sohbete hasret bekle dur. Vakit de geçmez olur. Gündüz vakti öyle mi? Dağ, taş, kuş, ağaç, gündüzleyin konuşur insanla. Her birinin ayrı ayrı dili var. Şu kuşların ötüşmesi dert alır insandan. Şu toprak, ne kadar da sıcak, samimî, sevecen bir ana gibi. Suyun akışı yok mu, dinlendirir insanı, saatlerce başında otur, sıkılmazsın, vaktin nasıl geçtiğini anlayamazsın. Ağaçlar, bir bekleyeni var gibi kollarını açmış salınır durur. Gündüzün gözünü seveyim. Her yer aydınlık; ışık içinde içim dışım. Başımdaki efkâr dağılıverir bu vakitte. “Sabah ola, hayırlar ola” derdi anam. Gül yüzlü anamın peşinden koşa koşa bu bahçeye gelirdim. Ne çabuk geçti seneler!...” Baktı etrafına gelen giden yok, bir türküyü söylemeye durdu:

“Gurbette ömrüm geçecek
Bir daracık yerim de yok
Oturup derdim dökecek
Bir vefalı yârim de yok”

Köy düğünlerinde sıkça söylenen bir türküydü bu. Titrek sesi dalga dalga yayılıyordu. Sesi, türküyü söyledikçe daha bir açılıyordu. Yürek sızlatan dokunaklı bir hâli vardı.

“Dünya derler o da fani
Veren alır tatlı canı
Hasta düştüm ilâç hani
Bir yudum su verenim yok”

Seneler geçti ama bu türküyü hiç unutmamıştı. Bazı zaman olur ki acıya bandırıp yüreğini, bir çığlık gibi bu türküyü söylerdi. İşte bahçenin yıkık duvarı göründü. Bahçe, dereye yakındı. Suyun yükseldiği zamanlarda olan duvara oluyordu. Suyun oyduğu duvar dipleri, ağaç kökleri uzaktan seçiliyordu. Bahçenin giriş yerindeki çalıları bir kenara atıp içeriye girdi. “Biraz dinleneyim hele, soluğum kesildi.” Ceviz ağacı, bahçenin yola yakın yerindeydi. Dal budak salmış, büyüdükçe büyümüş gümrah bir ceviz ağacı olmuş. Yanında yöresinde öyle büyük ceviz ağacı yok. Diğerleri yeni yeni cevize durmuş gibi. Ama bu ağaç, yıllardır ceviz veriyor. Ağacın yüksek dallarına baktı. Ne yapacağını, nasıl çırpacağını düşünüyordu. “Önce merdiveni kullanmalı, sonra elimdeki çubukla yetişemediğim dallara vururum.” Oturduğu yerden bir çırpıda kalktı. Otların içindeki merdiveni alıp ceviz ağacına doğru taşıdı. Merdiveni ağaca yasladıktan sonra toprağa ve ağaca değen yerlerini kontrol etti. Oturduğu yere hızlı adımlarla varıp uzun çubuğu getirdi. Bir elinde uzun çubuk, bir eli merdivende çıkmaya başladı. Dala uzandı. Gövdesini ileriye doğru atıp daldan sıkıca tutundu. Belini doğrulttu. Ağacın kalın dalına sırtını verdi. Bir “of” çekti, sanırsın karşıki dağlar yıkıldı. Bir “of” ki ta yürekten geliyor. Yılların yorgunluğunu taşıyan bir acı sesti bu.Karşı bahçeye doğru baktı. Uzayıp giden yola baktı. Kimsecikler yoktu. Bir kendisi, bir ağaçlar, bir de kuşlar... Bağırır gibi “Bu ceviz çırpılacak, bu ceviz çırpılacak!” dedi. Sesi ağaçları yalayıp geçti, karşı yamaçta yankılandı. Dallarda kuşlar ötüşüyordu. Kuş sesleri, bir dost sesi gibiydi, hiç usanmadan saatlerce dinleyebilirdi. Elindeki uzun çubuğu yüksek dallara yaklaştırdı ve vurmaya başladı. Sonra diğer dallara yaklaştırıp yaklaştırıp vurdu. Aşağıya baktı bir an, gözü karardı, sendeledi, düşeyazdı, hemen kendisini toplayıp kalın dala yaslandı. “Cevizden düşen iflâh olmaz” derler. Henüz işin başındaydı. Çırpılacak olan cevizler, yukarıda öylece duruyordu. “Bugün bitmezse bu iş, uzar gider. Her gün ta köyden kalkıp da buraya gelmek yoruyor beni.” Durduğu yerden, çubuğun ulaştığı dallara vurup cevizlerin bir kısmını daha düşürdü. Bir hamle yaparak yandaki dala geçmek istedi. Ayağını basınca “çatt”’ diye kırılıverdi dal. Sendeledi, başı dala çarptı; yüzü sıyrıldı inceden, kendisini bir yerde tutamadı, “Allah” dedi, başka bir şey diyemedi ve yere hızla düştü.
Kuşlar kalkıp gitti. Gökyüzü kararır gibi oldu. Toprak taş kesildi.
Yanında yöresinde cevizler, kırık ceviz dalları, yapraklar... Saatlar geçti gelip giden yok. Derenin şırıltısı duyuluyor.
* * *
Akşama doğru bir çocuk, koşa koşa bahçeye doğru geliyordu. “Nerede kaldı dedem, bu vakte kalmazdı, nerede kaldı?” Çocuk, toprak yoldan ince uzun yola uçar gibi geçti. Sağına soluna hiç bakmadan koşuyordu. Bahçeye varmaya yakın yavaşladı. Yolundaki küçük taşlara tekme atarak yürüyordu.Bahçeye girdiğinde sağa sola bakındı, kimseyi göremedi.“Dede... Dede!” diye seslendi. Büyük ceviz ağacına doğru yürüdü. Ağaç dibindeki otlar, yapraklar üstünde dedesini yatar görünce uyuyor sanda. “Dede” diye bağırdı “Uyan dede, uyan!”
Çocuk dedesine yaklaşıp iyice baktı. Yüzünde inceden bir sıyrık, gözleri açık, bir eli yumruk gibi bir eli kanlar içinde, gömleği orta yerden yırtılmış, toprak belenmiş yüzüne... Çocuk, dedesinin yüzündeki tozu toprağı temizlemek istedi ama daha fazla bakamadı, orada duramadı. Birden geriye döndü ve köye doğru koşmaya başladı. Ne taş, ne çalı, ne diken, ne çukur hiçbir şeyi gözü görmüyordu. Dedesi vardı gözünün önünde, yerde cansız yatan dedesi... Güneş dağların ardına çekilmişti. Çocuk, yorgun bitkin bir hâlde eve vardı. Nefes almakta zorlanıyordu. Avluda nefeslenip içeriye girdi. Saçları dağılmış, gözleri yaşlı, alnındaki ter, toz ile karışmış, korku içinde şaşkın...
Annesi “Ne oldu oğlum, ne bu hâlin?” dedi. Çocuk babasının karşısında durup “Dedem ölmüş?” diye bağırdı. Sanki yer sarsıldı, ev yıkıldı. Kimse bir şey söyleyemedi. Babası, başını öne eğdi, gizli gizli ağladı bir süre. Onlara bir ölüm sessizliği eşlik etti.
Karanlıkta “Acı ceviz... Acı ceviz” sözleri duyuldu.
Bahçeye doğru yürüyorlardı.

Murat Soyak

_________________
EĞİL KULAK VER CEDDİNE!...
TÜRK'E KEFEN GİYDİRMEK HANGİ İTİN HADDİNE!...
VATANI BÖLMEK İSTEYEN O İTLERE İNAT!...
ŞEHİTLER ÖLMEZ VATAN BÖLÜNMEZ!...
NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE!!!
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Acı Ceviz/Murat Soyak
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» The Dirt TnT - Taner Taşmurat

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
forum.intikal_turkey :: Biraz Bizden Birazda Hayattan :: Hikayeler-
Buraya geçin: